Bazı karakterler vardır ki gerçek olan birçok yaşamdan daha gerçektir ve herkesçe benimsenmiştir. Ne zaman tek başına bir şeylerle savaşmak gerekse “Don Kişot” ilk akla gelen benzetme oluverir. Don Kişot başarısızlığın destanıdır; ama ilkelerinin sağlamlığını, ardı gelmeyen başarısızlıklarına rağmen bunlardan vazgeçmemesiyle kanıtlamıştır.

Roman kahramanı gibi yaşadı

Cervantes roman kahramanlarına benzeyen bir yaşam sürdü. Gezgin bir cerrahın oğlu olarak 1547’de doğdu. Valladolid’de, Sevilla’da, Madrid’de devam eden düzensiz bir eğitimden sonra Papa’nın İspanya’daki elçisi Kardinal Acquaviva’nın hizmetine girdi. Ardından İtalya’da 1570 yılından itibaren paralı askerlik yapmaya başladı.

Osmanlılara karşı yapılan İnebahtı Savaşı’nda sol eli kullanılmaz hale geldi. 1574’e kadar Navarin’de ve Tunus’ta savaşa devam etti. 1575’te İspanya’ya dönerken gemisi Türk denizcilerin eline geçti. Köle olarak satıldı ve beş yıl Cezayir’de kaldı. İstanbul’a getirildiği sırada, bir rahip tarafından satın alınarak özgürlüğünü kazandı.

Yazdığı yazılar fazla ses getirmedi. Bu arada zimmetine para geçirmek suçundan dolayı afaroz edildi. Usulsüz buğday satışı yapmaktan tutuklandı. Kapısının önünde işlenen bir cinayet nedeniyle hapse girdi. Bu dönemde Don Kişot’un ilk bölümünü yayımladı. Don Kişot’un ikinci bölümü ise 1615’te yayınlandı. Shakespeare ile aynı gün 1616’da öldü.

Don Kişot neden tutuldu?

Şövalye romanları Cervantes’in yaşadığı dönemlerde çok popülerdi. Bu romanlar şema olarak bir kahramanı ortaya koyarlardı. Bu kahraman genellikle kimliği bilinmeyen bir kişi veya meçhul bir kralın oğlu olurdu. Uzak ülkelere yaptığı yolculuklar sırasında, başından geçen birçok maceradan veya gösterdiği birçok kahramanlıktan sonra bir prensesle evlenirdi. Kahramanın, karısıyla birlikte olabilmesi için bir savaştan geçmesi gerekirdi. Evlilik hem savaşlara hem de gönül işlerindeki belirsizliklere son veren bir olaydı.

Don Kişot hikayesinin şeması, destansı ve şövalyeliğe özgü macerayı bir eldiven gibi tersine çevirdi. Zamanını şövalye romanları okumakla geçiren taşralı bir soylu, kendini çok sevdiği efsanelerin kahramanlarıyla özdeşleştirir. Eski bir zırh kuşanır, eski silahlarla donanır ve kötülükleri cezalandırmak üzere yola düşer.

Ne var ki düşlerinin kadını olarak kabul ettiği, adını da Dulcinea koyduğu bir köylü kadının dünyanın en güzel kadını olduğunu ileri sürmesi, alaya alınmasına yol açar. Evine döndüğünde köyün papazı ile berberinin onu yoldan çıkaran kitapları, törenle yaktıklarını görür. Ama Don Kişot, yaşlı atı Rossinante’ye biner ve  efendisini korumaya çalışan sadık uşağı Sancho Panza’yla birlikte macera peşinde koşmayı sürdürür. Sonunda yenilen Don Kişot; maceradan vazgeçeceğine dair yemin eder, düşlerinin boşluğunu anlar, şiirsellik ve kahramanlıktan yoksun yaşam gerçeğini Sancho’ya bırakarak bu dünyadan göçer.

Tanrısal uyumu ve toplumdaki inanç birliğini reddeden; adaletin, gerçeğin ve güzelliğin getirdiği zorunlulukları tanımayan bir toplumda, destana da şiire de yer yoktur. Böyle olunca da roman, kural dışı ve karmaşık bir türdür. Düzyazıyla kaleme alınmış romanın gerçek hedefi gerçeğe ulaşmak değil, gerçekmiş gibi olanı yansıtmaktır. Cervantes’in ortaya koyduğu en büyük yenilik; ahlak değerlerinin gücünün, engellerin zaferler kazanılarak aşılmasıyla değil, art arda gelen başarısızlıkların kabullenilmesi ve rezil bir toplumun aşağılanması yoluyla kanıtlanmasıdır.

Kasaba.works Digital Agency